Kaygı (Anksiyete) Bozuklukları, Semptomları ve Tedavisi
kaygı bozuklukları semptomları
 
Kaygı (Anksiyete) Bozuklukları, Semptomları ve Tedavisi

Kaygı bozuklukları, genel kaygı bozukluğu, panik bozukluk, obsesif-kompulsif bozukluk (OKB), travma sonrası stres bozukluğu (TSSB), sosyal fobi ve basit fobileri içeren bir dizi akılsal durumdur. Bu bozukluklar, psikiyatrik ilaçlar ve psikoterapinin birleşimi ile tedavi edilir.
 
Kaygı, endişe ve stres, çoğu insanın günlük yaşamının bir parçasıdır. Fakat sadece kendi başına kaygı ya da stres yaşamak, kaygı bozukluğunuz olduğu veya profesyonel yardım almanız gerektiği anlamına gelmez. Aslında, kaygı tehlikeli veya zor bir durumun önemli ve bazen gerekli bir uyarı sinyalidir. Kaygı olmadan, önümüzdeki zorlukları önceden tahmin edip ona göre davranmamızın hiçbir yolu olmazdı.
 
Semptomlar kronikleştiğinde ve günlük yaşantımız ile fonksiyon yeteneğimize müdahale ettiğinde kaygı, bir bozukluk haline gelir. Kronik, yaygın anksiyeteden muzdarip kişiler genellikle aşağıdaki semptomları gösterirler:

  • Fiziksel zayıflık
  • Zayıf hafıza
  • Terli eller
  • Korku veya karışıklık
  • Rahatsızlık
  • Sürekli endişe
  • Nefes darlığı
  • Çarpıntı
  • Mide ağrısı
  • Konsantrasyon eksikliği
  • Kas gerginliği
Bu semptomlar, bireyleri son derece rahatsız, kontrolsüz veya çaresiz hissetirecek kadar yeterince şiddetli ve üzücü olduğunda, genellikle bir kaygı bozukluğunun işareti olabilir.
 
Kaygı bozuklukları, kişinin yaşadığı anksiyetenin semptomlarına ve şiddetine bağlı olarak bir dizi farklı tanı içerebilir. Kaygı bozuklukları, gelecekteki bir tehdidin öngörülmesini sağlar, ancak korku veya kaçınma davranışları uyandıran durumlar veya nesneler bakımından farklılık gösterirler. Farklı türdeki kaygı bozukluklukları, onlarla ilişkili çeşitli sağlıksız düşüncelere de sahiptir.
 
Dünyada en yaygın olarak teşhis edilen ruhsal bozukluklar, kaygı bozuklukları olarak bilinmektedir. En yaygın kaygı bozukluğu türü, yılan veya yükseklik korkusu gibi “basit fobiler” olarak adlandırılır. Herhangi bir yıl içinde nüfusun yüzde 9'una varan oranlarda kişilere bu bozukluk tanısı konabilir. Ayrıca, sosyal kaygı bozukluğu (sosyal fobi, yaklaşık yüzde 7) - korkulu ve sosyal durumlardan kaçınma - ve yaygın anksiyete bozukluğu (yaklaşık yüzde 3) da yaygındır.

Kaygı bozuklukları, psikoterapi ve anti-anksiyete ilaçlarının bir kombinasyonu ile kolayca tedavi edilebilmektedir.
 
 
Kaygı Belirtileri

Çoğu insan, hayatının belli bir noktasında kaygı bozuklukları ile ilişkili geçici semptomlar yaşamıştır. Nefes darlığı, belirgin bir neden olmaksızın kalbin sıkışması, baş dönmesi ya da tünel görüşü gibi çeşitli hisler genellikle kısa sürelidir ve ortaya çıktıkları kadar çabuk geçer. Ancak zaman zaman tekrar oluşan bu hisler, kaygı duygularının kaygı bozukluğuna dönüştüğünün bir işareti olabilir.
 
Temel kaygı bozuklukları şunlardır:

Genelleştirilmiş Kaygı Bozukluğu Belirtileri (GAD)

Panik Bozukluğu Belirtileri

Agorafobi (Açık Alan Korkusu) Belirtileri

Sosyal Kaygı Bozukluğu Semptomları (aynı zamanda sosyal fobi olarak da bilinir)

Özgül Fobi Belirtileri (basit fobiler olarak da bilinir)
 
 
Kaygı Bozukluklarının Nedenleri

Kaygı, dış uyaranlardan, duygusal terk edilmeye bağlı depresyondan, utanç duymaktan, potansiyel olarak kaygıya neden olan bir şeye ilk kez maruz kalmaktan aşırı bir tepki vermeye kadar çeşitli faktörlerden kaynaklanabilir. Araştırmalar, aynı ailede yaşayan ve deneyimledikleri şeylerin benzer olduğu bazı insanların neden panik atak geçirip fobi geliştirdiğini ve bazılarının ise bu gibi durumlara neden yakalanmadıklarını henüz açıklayamamıştır. Tüm ruhsal hastalıklar gibi kaygı bozukluklarının da henüz tam olarak anlaşılmamış olan karmaşık bir kombinasyondan kaynaklanması muhtemeldir. Bu faktörler çocukluk gelişimi, genetik, nörobiyoloji, psikolojik faktörler, kişilik gelişimi ve sosyal ile çevresel işaretleri içerebilir.
 
Ruhsal bozuklukların çoğunda olduğu gibi, kaygı bozukluklarının en iyi teşhisi, bir akıl sağlığı uzmanı- zihinsel bozukluk tanılarının ince ayrıntıları hakkında eğitim almış bir uzman- (psikanalist, psikolog veya psikiyatrist gibi) tarafından sağlanır.

Kaygı, geleceğe yönelik duyulan korku düşüncesidir. Korkulan tehlike normalde olması yakın ve muhtemel değildir - hatta belli bir sebebi veya gerçekle bağlantısı da olmayabilir. Tam tersi, korku genellikle mevcut bilindik bir tehdide karşı duygusal ve fiziksel bir tepkidir.
 
Kaygıya çoğunlukla uykumuzu etkileyebilecek obsesif endişe ve odaklanma güçlüğü eşlik eder. Gerçek tehlikeyle başa çıkmamızı sağlayan sempatik sinir sistemimizin tam olarak gelişmiş savaş-kaç-veya-don tepkilerini tetikleyebilir. Bununla birlikte, kaygı meydana gelmemiş bir şeye karşı duygusal bir tepki olduğundan, savaşacak ya da kaçacak hiçbir şey de yoktur ve bu, korku ve kaygı arasındaki büyük bir farktır. Bu yüzden, gerginlik ve stresi de boşuna yaşamış oluruz. Zihnimiz ise tüm bunlar olurken, olasılıkları ve senaryoları tekrarlayıp durmaktadır.
 
 
Fiziksel belirtiler şunları içerebilir:
 
  • Ellerde veya ayaklarda uyuşma veya karıncalanma
  • Terleme
  • Nefes darlığı
  • Tünel görüşü
  • Mide bulantısı veya ishal
  • Ağız kuruluğu
  • Baş dönmesi
  • Huzursuzluk
  • Kas gerginliği
  • Yüksek kalp hızı
Aşırı ve gerçek dışı endişe, iki veya daha fazla şey hakkında en az altı ay boyunca devam eder ve asabiyet, yorgunluk, konsantrasyon güçlüğü, uyku problemleri veya yukarıda listelenen semptomların en az üçü ile birlikte ortaya çıkabilir. Bazı durumlarda, kaygı, belirli bir durum için uygun olmayan fobilerde veya göğüs ağrısına ve boğulma hissine neden olabilecek ve kalp krizi ile karıştırılabilecek ani, sebepsiz yere dehşete kapılıp korku hissettiğimiz panik bozukluğunda ortaya çıkabilir. 

Trafikte seyir halindeyken yaklaşmakta olan bir araba ile çarpıştığım zamanı unutamıyorum. Çarpışmadan önceki anlarda, korkuyu hissettim ve kazadan kurtulup hayatta kalacağımı hiç beklemiyordum. Olaydan yaklaşık bir ay sonra, direksiyonun başına tekrar oturup trafiğe çıkma konusunda endişe duydum; bu yüzden daha yavaş ve daha ihtiyatlı bir şekilde sürdüm. Bu travmatik bir olay olsa da sonunda kaygım geçmişti.
 
 
Beğenilme Kaygısı ve Utanç
 
Büyük kayıplar dahil olmak üzere istismar ve travma, kaygının en önemli nedenleri olarak kabul edilir. Mali durumumuz ya da ciddi tıbbi konularda endişelenmemiz normaldir, ancak duyulan kaygının çoğu beğenilme kaygısı ve utançtır, yani utanacak bir durum yaşama korkusudur. Bunun sebebi geçmişten ve genellikle de çocukluktan gelen içselleştirilmiş travmatik utançtan kaynaklanmaktadır.
 
Beğenilme kaygısı ve utanç, bireyin kendisine olan öz saygısını etkiler. Ne söylediğimiz, ne kadar iyi performans gösterdiğimiz ve başkaları tarafından nasıl algılandığımız gibi birtakım konularda endişelenip durmaktayız. Bu durum bizi, kendimiz veya başkalarının gerçek ya da hayali eleştirilerine karşı çok duyarlı hale getirebilir.
 
Beğenilme kaygısı ve utanç, sosyal fobi olarak ya da davranışı kontrol etmek, memnun etme sendromu, mükemmeliyetçilik, terk edilme korkusu ya da başka bir kişiye veya bağımlılığa olan saplantılar gibi bağımlılık belirtileri olarak tezahür edebilir. İş yerindeki, sınavdaki veya konuşmadaki performansımız hakkındaki kuruntularımız, nasıl değerlendirileceğimize veya yargılanacağımıza dair duyulan bir kaygıya işaret eder. Erkekler iş kaybına yönelik daha büyük bir kaygı duyup daha hassas olurken, kadınlar ise görünüşleri ve ilişkilerine daha fazla önem vererek daha fazla endişe duyarlar. Özellikle erkeklerin başarısız olma ya da ailesine iyi bir şekilde bakamama konusunda oldukça kaygıları vardır. Mükemmeliyetçilik de başkaları tarafından kabul görme girişimi için hayali bir ideale ulaşma çabasıdır.
 
 
Duygusal Terk Edilmeden Kaynaklanan Kaygı

Beğenilme ve utanç kaygısı ile terk edilme çok yakın ilişkilidir. Ölüm, boşanma veya hastalığa bağlı fiziksel yakınlığın kaybı da duygusal bir terk edilme olarak görülür. Kısa süreliğine bile olsa, fiziksel olarak terk edildiğimizde, kendimizi suçlayabilir ve bunun yaptığımız yanlış bir şeyden kaynaklandığına inanabiliriz. Ancak, terk etme konusundaki utanç kaygısının yakınlık ile ilgisi yoktur. Önemsediğimiz birinin bizden hoşlanmadığını veya bizi sevmediğini algıladığımızda ortaya çıkan bir durumdur. Bir şekilde yetersiz olduğumuza inanarak reddedildiğimizi varsayarız ve bu da aslında sevilmeye değer olmadığımıza dair derin inançları tetikler. Sevdiğimiz birinin vefatı bile, çocukluktan kalan duygusal terk edilme kaygılarıını harekete geçirebilir ve ölümden önce davranışlarımız hakkında utanç verebilir.

Geçmişte, özellikle de çocukluk döneminde duygusal olarak terkedildiysek, bunu gelecekte de yaşama konusunda endişelerimiz olabilir. Başkalarının bizi yargıladığına veya bizden memnut olmadıklarına inanarak üzülür ve endişe duyarız. Duygusal ya da fiziksel olarak istismarcı bir partnerimiz varsa, bu tıpkı ince buz üzerinde yürümek zorunda olmak gibidir ve onu rahatsız etmekten endişe duyarız.
 
Bu tür bir tepki bağımlı, narsist, bipolar ya da sınırda kişilik bozukluğu olan biri ile birlikte yaşamaya benzer. Ayrıca, bağımlıların çocukları veya kontrol ve eleştiri de dahil olmak üzere duygusal istismarın hüküm sürdüğü işlevsiz kötü bir ailede büyüyen kişiler arasında da yaygındır. Yıllarca böyle bir ortamda yaşadığımızda, kaygılı ve endişeli biri olduğumuzun farkına varmayabiliriz. Aşırı ihtiyatlı olma hali o kadar sabit hale gelir ki, artık bunu sorgusuz sualsiz kabul ederiz. Kaygı ve beraberindeki depresyon, ruhsal ve duygusal olarak bağımlı olan kişilerin özelliğidir.
 
 
Kaygı Tedavisi

Erken müdahale ile en iyi sonuçlar elde edilmektedir. Psikoterapi, reçeteli ilaçların yan etkileri olmaksızın, hastaların yaşamları boyunca inançları, düşünceleri ve davranışlarını değiştirerek endişeyi azaltmalarını sağlar.
 
Etkili tedaviler, maruz bırakma terapisi, BDT (bilgisayar destekli eğitim) ve diyalektik davranışçı terapi gibi çeşitli bilişsel davranışçı teknikler içerir. Diğer seçenekler arasında, anti-anksiyete ilaçları ve ilaçsız takviyeler, rahatlama teknikleri, hipnoterapi ve dikkat meditasyonu gibi doğal alternatifler bulunmaktadır.
 
İlaçlar hızlı rahatlama sağlarken, ortaya çıkan etki çoğunlukla analjeziktir. Bu utanç kaygısından kurtulma ve gerçek benliğin serbest bırakılması, bizlerin özgün kişiliklerimize kavuşmasını ve başkalarının bize olan düşüncesi hakkında endişe duymamızı sağlayarak kaygıların uzun süreli azaltılmasını temin eder.
 
Kaygı tedavisi, çoğu insan için iki yönlü bir yaklaşıma odaklanır, bu da psikoterapinin, anti-anksiyete ilaçları ile birlikte zaman zaman ihtiyaç duyulan kadar kullanılmasına odaklanır. Çoğu anksiyete türü yalnızca psikoterapi ile başarılı bir şekilde tedavi edilebilmektedir - bilişsel-davranışçı ve davranışsal tekniklerin de çok etkili olduğu gösterilmiştir. Anti-anksiyete ilaçlarının etkileri hızlı olsa da kısa ömürlü olma eğilimindedir, yani bireyin sisteminden oldukça hızlı bir şekilde çıkarlar (tamamen ayrılması haftalar hatta aylar süren diğer psikiyatrik ilaçlarla karşılaştırıldığında).

En etkili tedavi şekli genellikle teşhis edilen spesifik kaygı bozukluğuna bağlıdır.
 
 
Anksiyete (Kaygı) Bozuklukları için Psikoterapi

Son yıllarda, antidepresanlar ve sakinleştiriciler gibi çeşitli tıbbi ilaçlar, birçok kaygı bozukluğunu tedavi etmek için kullanılmıştır. Bu eğilim, hastanın çoğunlukla yararına olmasının yanı sıra uzun vadede tartışmasız en etkili olan terapötik tedavileri resmi olarak gölgede bırakmıştır.

Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü'ne (NIMH) göre, Amerika Birleşik Devletleri'nde her yıl kabaca on dokuz milyon yetişkin anksiyete bozuklukları yaşamaktadır - obsesif kompulsif bozukluk (OKB), panik bozukluk (PD), travma sonrası stres bozukluğu (PTSD) , genel anksiyete bozukluğu (GAD), sosyal anksiyete bozukluğu / sosyal fobi ve açık (agorafobi) veya kapalı (klostrofobi) alan korkusu gibi özgül fobiler en yaygın bazı örneklerdir.
 
Reçeteli ilaçların kaygı bozukluklarının tedavisinde en hızlı yöntem olmasına rağmen, çok sayıda yan etkisi ve sonucu olabilir. Hastalar, sebep oldukları sakinlik hissinden dolayı benzodiazepinler, Ativan ve Xanax (anksiyete hastaları için oldukça memnuniyetle hoş karşılanırlar) gibi sakinleştirici ve yatıştırıcılara rahatlıkla bağımlı hale gelebilirler. Alışkanlık oluşturmayan Prozac ve Zoloft gibi antidepresanlar ise kilo alma, uykusuzluk, mide rahatsızlığı ve cinsel isteğin azalması gibi çeşitli fiziksel yan etkilere neden olabilir. Bu ilaçlar, doğru bir şekilde alındığında, kaygı bozukluğu yaşayan hastaların daha iyi hissetmelerine yardımcı olabilir; ancak çoğu uzman, uzun süreli iyileşme için hastaların, ilaç kullanımı ile psikoterapiyi birleştirmeleri gerektiğinde hem fikirdir.

Davranışsal ve bilişsel tedavi, kaygı bozukluklarının tedavisinde kullanılan iki yaygın psikoterapi biçimidir: Bilişsel terapide, terapist, hastanın sorunlu düşünce kalıplarını daha sağlıklı olanlara uyarlamasına yardımcı olur. Örneğin, terapist panik bozukluğu olan bir kişinin panik ataklarını önlemesine yardımcı olabilir ve oluşan atakların daha az şiddetli olmalarını sağlayabilir. Terapist bu noktaya, endişe uyaran durumlara zihinsel olarak nasıl yeniden yaklaşacağını hastalara öğreterek gelebilir. Davranışçı terapide, terapist, hastaya çoğunlukla kaygı ile birlikte ortaya çıkan istenmeyen davranışlarla mücadele etmede yardımcı olmaktadır. Örneğin, hasta panik atakların bir sonucu olarak hiperventilasyon (normalden daha hızlı solup alıp verme) yaşarken rahatlama ve derin nefes egzersizlerini kullanmayı öğrenir. (Amerikan Psikoloji Derneği)
 
Her iki tedavi yöntemi de birbirine oldukça yakındır- her ikisi de bir anlamda, hasta tarafından zihnin aktif bir şekilde yeniden eğitilmesini içerir. Bu yüzden terapistler genellikle bunları bilişsel-davranışçı terapi (BDT) olarak adlandırılan daha geniş bir tedavi sınıfında kullanırlar. CBT, yukarıda listelenen altı kaygı bozukluğunun tümünü tedavi etmek için kullanılır (BDT hakkında daha fazla bilgi).

Bilişsel-Davranışçı Terapistlerin Ulusal Birliği (NACBT), kendi web sitesinde, son yarım yüzyılda geliştirmiş olan, BDT'nin birkaç farklı özel formunu listelemiştir. Bunlar şu şekildedir:
 
 
Rasyonel Duygusal Terapi (RET) / Akılcı Duygusal Davranış Terapisi

Psikolog Albert Ellis, 1950'lerde, o zamanlar moda olan psikoanalizin, verimsiz bir tedavi biçimi olduğuna inanmakta idi çünkü hasta kendi düşünce tarzını değiştirmeye yönlendirilmemekteydi. Bu sebeple, daha sonradan yeni-Freudculuk psikoterapisti Alfred Adler tarafından geliştirilen RET'i oluşturmuştur. RET'in, Aurik Aurelius ve Epictetus'un yazılarında olduğu gibi Stoacı felsefede kökleri bulunmaktadır; davranış bilimcileri olan Joseph Wolpe ve Neil Miller da Albert Ellis'i bu konuda etkilemiştir. Ellis, geliştirdiği terapötik yaklaşımı üzerinde çalışmaya devam etmiş ve 1990'larda, tedaviyi geliştirdikten yaklaşık kırk yıl sonra, tedavinin adının daha doğru anlaşılması için Rasyonel Duygusal Davranış Terapisi adını vermiştir.
 
 
Akılcı Davranış Terapisi

Ellis’in öğrencilerinden biri olan Doktor Maxie C. Maultsby, Jr., bu küçük çaptaki değişimi, Ellis’in geliştirdiğinden yaklaşık on yıl sonra ortaya koymuştur. Akılcı Davranış Terapisi, terapistin hastaya “terapötik bir ödev” vermesi ve “hastanın kendi kendine rasyonel danışmanlık becerilerine” vurgu yapmasıyla ayırt edilir. Hastalar, diğer birçok BDT formlarının şiddetli ısrarının da ötesinde, kendi tedavi ve iyileşme süreçlerinde ilave inisiyatif almaya teşvik edilmektedir.
 
BDT'nin belirli diğer formları arasında Şema Odaklı Terapi, Diyalektik Davranış Terapisi ve Akılcı Yaşam Terapisi yer almaktadır. BDT ile tanışanların çoğu, İyi Hissetmek: Yeni Duygudurum Tedavisi (Feeling GoodThe New Mood Therapy) adlı 1980'lerde David Burns'ün yazdığı en çok satan kişisel gelişim kitabı sayesinde bu terapiden haberdar olmuşlardır.
 
Son olarak, BDT'den farklılık gösteren bir davranışçı psikoterapi türü olan Maruz Bırakma ile Tepkiyi Önleme, genellikle özgül fobileri tedavi etmek için kullanılır. Maruz Bırakma ile Tepkiyi Önleme, hastanın kaygılanmasına neden olan nesne ya da eylemi, hastanın kavrayıp aşina olmasını sağlamaktır – yani bir tür adım adım “korkularınızla yüzleşme” tedavisine alışmayı içerir. Başarılı bir vakada, böcek ilaçlarına karşı fobisi olan bir adam (Doğu Asya’daki tarlalarda çalışırken zehirlenen ve bu yüzden fobi geliştiren) on yıl boyunca neredeyse ardışık tedaviden doksan gün sonra asemptomatik hale gelmiştir. İnsanların böcek ilaçları ile çalıştığı durumlara maruz kalmayı içeren bir tedavi yöntemi uygulanan bu kişinin maruziyet durumları, bazen terapistler bazen aile üyeleri tarafından ve nihayetinde hastanın kendisi tarafından gözlemlenmiştir. Bu çalışmada yer alan uzmanların görüşleri, hastanın “çiftlikte çalışmaya geri dönebileceği ve böcek ilaçları konusunda çok fazla zorluk çekmeden dayanabileceği’’ yönünde idi. Hasta halen dahi maruz bırakma seansları ile normal hayatına devam etmektedir. (Narayana, Chakrabarti, & Grover, 12).
 
Hemen hemen her hastalıkta olduğu gibi, kaygı bozukluğu yaşayan hastalar, gerek bir doktora başvurup ilaçları doğru ve zamanında almak, gerek de tedavi oturumlarına aktif olarak katılıp katılmamak olsun, tedavi ve iyileşme süreçlerinde bazı girişimlerde bulunmalıdırlar. Maruz Kalma ile Tepkiyi Önleme gibi CBT ve diğer psikoterapi türleri, antidepresan veya diğer ilaçları kullanmak istemeyen (ya da sadece bu ilaçları alarak), fakat yine de iyileşmek isteyenler için alternatif tedavi biçimleridir. Bu nedenle, ilaçların bir adım ötesine geçen bu tür tedavilerin yararı, antidepresanlar ve diğer ilaçların analjezik olarak ya da en iyisi vitaminler gibi görünmeleridir; ancak, potansiyel yan etkiler göz önüne alındığında, çoğu hasta ömür boyunca onları kullanmak istemeyebilir. Terapi yardımı ile - özellikle de en iyi şekilde iyileşmeye yönelik olan terapiler - hastalar, gelecek yıllarda daha az kaygıyla yaşamalarına olanak sağlayacak değişiklikleri yapabilirler.
 
 
Genelleştirilmiş Kaygı Bozukluğu Belirtileri (GAD)

Genelleştirilmiş Kaygı Bozukluğu (GAD), insanların gün be gün yaşadığı normal kaygıdan daha fazlasıdır. Buna neden olan hiçbir şeyin olmamasına rağmen kroniktir ve aşırı endişe ile gerginlik içerir. Bu bozukluğa sahip olan kişiler her zaman felaket senaryoları yazarlar; genellikle sağlık, para, aile ya da iş konusunda aşırı kaygılanabilirler. Bazen de endişenin kaynağını kesin olarak anlamak zordur.

Yalnızca günü atlatma düşüncesi dahi endişe halini kışkırtabilir.
Genelleştirilmiş kaygı bozukluğu yaşayan insanlar, endişelerinin, durumun gerektirdiğinden daha yoğun ve abartılı olduğunu anlasalar bile, endişelerinden kurtulmuş gibi görünmezler, ki bu da oldukça mantıksızdır. Ayrıca bu kişiler sürekli huzursuz hissederler ve uyku sorunları yaşarlar. Özellikle titreme, seğirme, kas gerginliği, baş ağrıları, asabiyet, terleme veya sıcak basmaları gibi fiziksel semptomlar da kaygılarına eşlik eden faktörlerdir. Sersemlemiş, soluksuz kalmış ve boğazlarında bir yumru varmış gibi hissedebilir, mide bulantısı ya da sık sık tuvalet ihtiyacı çekebilirler.
 
Kaygı bozukluğuna sahip birçok birey, diğer insanlara nazaran daha kolay bir şekilde ürküp korkabilirler. Yorgunluk çekebilir, odaklanmada zorlanır ve bazen depresyon geçirebilirler.
Kaygı ile ilişkili bozukluk genellikle hafiftir ve bozukluğu olan kişiler sosyal ortamlarda veya işte kendilerini çok kısıtlı hissetmezler. Diğer birçok anksiyete bozukluğundan farklı olarak, genelleştirlmiş kaygı bozukluğu olan kişiler, bu nedenle tipik olarak belirli durumlardan kaçınmazlar. Ancak, eğer kaygı düzeyi şiddetliyse, GAD, bireyi elden ayaktan bile düşererek en sıradan günlük aktiviteleri bile gerçekleştirmesini zorlaştırabilir.

Oldukça yavaş bir şekilde ortaya çıkan GAD, çoğu zaman çocukluk veya ergenlik çağındaki insanlarda görülür, ancak yetişkinlikte de başlayabilir. Kadınlarda erkeklerde olduğundan daha yaygındır ve sıklıkla etkilenen kişilerin akrabalarında da görülür. En az 6 ay boyunca birçok günlük sorunla ilgili duyulan aşırı endişe sonucu bu teşhis konur.
 
 
Genelleştirilmiş Anksiyete Bozukluğunun Spesifik Belirtileri

Aşırı kaygı ve endişe (endişe beklentisi), en az 6 aydan daha fazla olmayan günler boyunca bir dizi etkinlik veya aktivite (iş veya okul performansı gibi) hakkında oluşabilir.

Kişi, endişesini kontrol etmekte zorlanır.
Kaygı ve endişe, aşağıdaki altı semptomdan üçü (veya daha fazlası) ile ilişkilidir (en azından bazı semptomlar son 6 aydan daha fazla günler için mevcut olup, çocukların pek çok kritere ihtiyacı yoktur - sadece 1'i yeterlidir).
 
  • Diken üstünde olmak veya huzursuzluk hissi
  • Çabuk yorulmak
  • Odaklanma zorluğu veya beyni durmuş gibi hissetmek
  • Asabiyet
  • Kas gerginliği
  • Uyku bozukluğu (uyumada zorluk ya da huzursuz uyku)


Buna ek olarak, kaygı ya da endişe yalnızca panik atak geçirme (GAD'a sahip bir kişide panik atakların meydana gelmesine rağmen), herkesin gözü önünde mahcup olmak (sosyal fobide olduğu gibi), her şeye kuşkuyla yaklaşmak (obsesif-kompulsif bozuklukta olduğu gibi), evden veya yakın akrabalardan uzakta olmak (ayrılma kaygısı bozukluğu gibi), kilo almak (anoreksiya nervozada olduğu gibi), birden fazla fiziksel şikâyeti olmak (somatizasyon / bedenselleştirme bozukluğunda olduğu gibi), veya ciddi bir hastalığa sahip olmak (hipokondriyazi / hastalık hastası gibi) gibi nedenlerden ibaret değildir. Ayrıca kaygı ve endişe sadece travma sonrası stres bozukluğunda (PTSD) ortaya çıkmaz.

Kaygı, endişe ya da fiziksel belirtilerin önemli sıkıntıya ya da bozulmaya neden olmasının yanı sıra klinik olarak sosyal, mesleki ve diğer önemli iş alanlarında olumsuz etkileri vardır.

Bu ruhsal rahatsızlık, bir maddenin (örneğin, bir ilacın kötüye kullanımı) veya genel bir tıbbi durumun (Örn. hipertiroidizm) doğrudan fizyolojik etkilerinden dolayı değildir ve yalnızca bir duygudurum bozukluğu, bir psikotik bozukluk veya yaygın gelişimsel bozukluk sebebi ile de oluşmaz.
 
 
Genelleştirilmiş Kaygı Bozukluğu Tedavisi

Tüm kaygı bozukluklarının tanı koyulamayan tıbbi bir nedene veya bileşene sahip olabilme riski olduğu için, bireylerin psikolojik veya psikiyatrik bakımdan önce tıbbi olarak kontrol edilmeleri önemlidir. Örneğin, aşırı kafein tüketen bireyler, benzer kaygı belirtileri gösterebildikleri gibi benzer panik atakları bile yaşayabilirler. İyi bir tıbbi muayene ile bu ve diğer biyolojik veya çevresel neden ve olasılıklar bertaraf edilebilmektedir.
 
Kaygı, pek çok ruhsal bozuklukta gözlemlenen bir bileşendir. Depresyon ise kaygı ile birlikte ortaya çıkan en yaygın zihinsel bozukluktur. Bireyin depresif ruh halini kabul etmediği anlamına gelen bu tür bir kaygıyı, klinisyenler genellikle hayra alamet olarak görürler. Depresyonda ve kaygılı olmaları, depresif duygudurumlarının dış doğasıyla ilgili endişeler duymalarından kaynaklanmaktadır. Kapsamlı bir başlangıç ​​değerlendirmesi, diğer olası ve daha uygun teşhisleri belirleyip ortadan kaldırmanın temelidir.
 
Genelleştirilmiş kaygı bozukluğu (GAD) için oldukça çeşitli tedaviler mevcuttur ve birçok yaklaşım eşit derecede başarılı olmaktadır. Hem psikolojik hem de psikofarmakolojik yaklaşımları içeren bir tedavi, genel anlamda en etkili tedavi yöntemidir. İlaçlar çoğunlukla akut endişenin neden olduğu fiziki semptomları tedavi etmeye yardımcı olurken (Örn. panik atakları), bu bozukluk için en iyi sadece kısa süreli bir tedavi (sadece birkaç ay) olarak kullanılır. Klinisyenler, Xanax (Zanaks) gibi bazı anti-anksiyete ilaçlarına psikolojik veya fizyolojik olarak bağımlı hale gelen bireylere karşı özellikle dikkatli olmalıdırlar.
 
 
Psikoterapi

Genelleştirilmiş kaygı bozukluğu (GAD) için psikoterapi, bireyin düşük seviyeli fakat hep var olan kaygısıyla mücadeleye yönelik olmalıdır. Böyle bir kaygıya çoğu zaman zayıf planlama becerileri, yüksek stres düzeyleri ve huzursuzluk eşlik eder. Terapistin kolayca etkili bir öğretim rolü oynayabileceği bu son nokta özellikle önemlidir.

Gevşeme becerileri ya tek başına ya da biyofeedback eğitimi ile öğrenilebilir. Derin nefes alma gibi gevşeme ve basit şekilde rahatlama egzersizleri hakkında eğitim almak, başlangıç için en mükemmel tedavi yöntemleridir. Biofeedback (hastanın vücudunun fizyolojik durumu hakkında geri bildirim almasına olanak sağlama kabiliyeti) yararlı olmakla birlikte, etkili bir rahatlama için çoğu insana öğretecek kadar gerekli değildir. İlerlemeli kas gevşetme ve daha genel hayal kurma teknikleri, terapi ilerledikçe kullanılabilir. Bireye, herhangi bir yerde veya durumda uygulayabileceği şekilde nasıl rahatlayacağının öğretilmesi, düşük seviyeli kaygı düzeylerinin azaltılmasında hayati öneme sahiptir. Kısa bir tedavi çerçevesinde öğretilebilecek bu becerileri edinen bireyler, tedavi tamamlandıktan sonra üretken ve genellikle kaygıdan uzak bir hayat sürmeye başlarlar. Bireyin, öğrendiği gevşeme tekniklerini terapi seansının dışında hayatında uygulamaması, bu konuda başarı sağlanamamasının genel bir nedenidir. Tedavinin başlangıcından itibaren, GAD'dan muzdarip olan birey, (sık ve daha uzun süreli pratik daha iyi olsa da) minimum 20 dakika boyunca en azından günde iki kez, seansta öğrenilen gevşeme becerilerini uygulayabileceği düzenli bir program belirleme konusunda teşvik edilmelidir. Tedavinin ilerlemesi konusunda belli bir yol kat edememe, genellikle öğrenilen bu gevşeme tekniklerinin pratiği dönüştürülememesinden kaynaklanabilir.

Stresi azaltmak ve geniş kapsamlı baş etme becerilerini arttırmanın da bireye oldukça faydası vardır. Ayrıca, genelleştirilmiş kaygı bozukluğuna (GAD) sahip olan birçok insan gayet aktif (hatta bazılarına göre yoğun ve “telaşlı”) bir hayat sürmektedir. Kendini geliştirme, aile, hayat arkadaşı ve iş gibi hususlar arasında bireylerin yaşamlarında daha iyi bir denge bulmasına yardımcı olmak önemlidir. GAD'a sahip insanlar uzun süre kaygılarıyla yaşadıkları için sürekli bir endişe ve etkinlik hali içermeyen bir hayatı anlamlandırmada zorlanabilirler. Bu noktada, kişi sürekli endişe duymuyor ya da bir şeyler yapmadan duruyor diye hayatın sıkıcı olmak zorunda olmadığını, bireyin fark etmesini sağlamak yardımcı olabilir.
 
Genellikle önerilen tedavi yöntemi bireysel terapidir. Genelleştirilmiş kaygı bozukluğuna (GAD) sahip insanlar çoğu zaman, özellikle de daha az kabul edilebilir olduğunda, endişelerini başkalarının önünde dile getirmede biraz garip hissedebilirler. Değerlendirmenin en başında GAD ve sosyal fobiyi birbirinden ayırmak için net bir ayrım yapılmalı ve uygun teşhis konmalıdır. Halihazırda sosyal fobisi olan ya da GAD’a sahip olan kişilere, her iki bozukluğun da sosyal bileşeni nedeniyle grup terapisini tavsiye etmek pek de akıllıca bir yöntem olmaz. Bireysel terapi içinde kişiyi, ilk olarak çevresiyle uyum becerisi ve stresle baş etmede etkili rahatlama teknikleri öğretilmeden bir grup ortamına yerleştirmek, felaket ve tedavinin erken sonlamasına neden olan bir sebeptir.

Terapide spesifik olmayan faktörler, destekleyici ve kabul edici bir terapötik ortamda en yararlı kazanımları sağlayacağından bu hastalar için önemlidir. Yalnızca bireyleri dinleyip onların deneyimleri hakkında nesnel geri bildirim sunmak büyük olasılıkla faydalı olacaktır. Bireyin hayatındaki stres faktörlerini incelemek ve bu faktörler ile başa çıkabilmesi adına daha iyi yöntemler bulmasında yardımcı olmak oldukça önemlidir. Terapi seanslarında edinilen uygun sosyal davranışların modelleme teknikleri de bu amaç için kullanılmalıdır. Klinisyenler, daha şiddetli ve travmatik belirtileri olan özgül fobiler ile GAD’ı birbirine karıştırmamalıdır. Aynı şekilde, özgül fobiler için geliştirilen tedaviler genel olarak GAD için ne uygun ne de etkilidir. Fakat bazı klinisyenler bu önemli ayrımı kolayca karıştırmaktadırlar.

Hipnoterapi aynı zamanda kolaylıkla etkilenen kişiler için uygun bir tedavi yöntemidir ve çoğu zaman strese karşı diğer gevşeme teknikleriyle birleştirilir.

Kişinin normalden daha hızlı şekilde nefes alıp vermesi (hiperventilasyon), çok fazla oksijen soluduğunun göstergesidir. Böyle bir durumda yapılması gereken doğru şeylerden biri, bu kişilere, içinde nefes alıp verecekleri bir kese kâğıdı vermektir. C02'nin yüzdesinde artış sağlayan bu durum, böylece 02 / C02 dengesini de korumuş olur. Bu yöntem teknik açıdan geçerlidir, ancak yavaş derin nefesler ile (kese kâğıdı olmadan) solunum hızını ve şiddetini yavaşlatmak daha iyi bir teknik olarak görülür.
“Hiperventilasyon Sendromu” (Baltimore, Johns Hopkins Univ. Basın, 1987) gibi Robert Fried’ın, Ph.D. (psikolog) sizin de göz atmak isteyebileceğiniz solunum hakkında birkaç kitabı vardır.
 
 
İlaçlar

Kaygı belirtileri ciddi derecelere ulaşır ve normal günlük işleyişe müdahale ederse, ilaç yazılması gerekir. Bireyin kaygı ile dolup taşması ya da konsantre olamaması, psikoterapi ve rahatlama tekniklerinin etkin bir şekilde işlemesini engeller.
 
Bu özel ilaç türünün diğerlerinden daha etkili olmadığını gösteren klinik araştırmaların yokluğuna rağmen, bu rahatsızlık için en yaygın olarak reçete edilen sakinleştirici ilaç tarihsel olarak benzodiazepinler olmuştur. Diazepam (Valyum) ve lorazepam (Ativan) en çok reçete edilen iki benzodiazepindir. Lorazepam, diazepamdan daha uzun bir sakileştirme etkisi gösterse de ortaya çıkması daha uzun sürer. Bu gibi ilaçları kullanan bireyler, ilaçların yan etkileri, özellikle de yatıştırıcı özellikleri ve performanstaki bozulma hakkında her zaman bilgilendirilmelidir.
Trisiklik (üç halkalı) antidepresanlar genellikle benzodiazepinlere karşı etkili bir tedavi alternatifidir ve uzun bir tedavi süresi boyunca daha iyi bir seçim olabilir.

Kaygı bozukluğu için ilaç, sadece kaygının şiddetli belirtilerini tedavi etmek amacıyla kullanılmalıdır. Semptomlar azaldığında ise ilaç kullanımı gitgide azaltılmalıdır.
Benzodiazepinsiz bir anti-anksiyete ilacı olan Buspiron, diğer anti-anksiyete ilaçlarına göre daha az bağımlılık yapmaktadır. Ayrıca araba kullanmak gibi bilişsel performans görevlerini de etkilediği pek söylenemez. Buspiron ilaç tedavisine verilen yanıt, benzodiazepinler gibi birçok anti-anksiyete ilacı ile ilişkili daha hızlı başlangıç ​​ile karşılaştırıldığında, yaklaşık iki ila üç haftalık sürede ortaya çıkmaktadır.
 
 
Kendi kendine yetme

Kaygı bozukluğunun tedavisi için başkasına muhtaç olmadan kendi kendine yetme yöntemleri genellikle tıp mesleği tarafından göz ardı edilir, çünkü buna dahil olan çok az sayıda profesyonel vardır. Dünyadaki topluluklar içinde, bu bozukluğa sahip bireylerin, müşterek deneyimlerini ve endişe duygularını paylaşmalarına yardımcı olmaya adanmış birçok destek grubu vardır. Bireyler öncelikle bir sosyal grup etkileşimine dayanmalı ve bunu etkin bir şekilde idare edebilmelidir. Bireyi, kendi kendine yetme ya da düzenli bir grup terapisi deneyimi gibi bir grup ortamına itmek, ters etki yaratak semptomların kötüleşmesine yol açabilir.
 
 
Sosyal Kaygı Bozukluğu Belirtileri

Sosyal fobi olarak da bilinen sosyal kaygı bozukluğu, sosyal durumlarda - özellikle de diğer insanların önünde kendinizi utandırmak gibi - aşırı endişeli olma ve muhtemel aşağılanma korkusudur.
Sosyal kaygıdan muzdarip bir kişi, diğer insanların kamuya yönelik konuşmada daha iyi olduğunu ya da sosyal bir durumda kendilerini rahatça ifade edip örneğin bir partiye kolayca adapte olup kalabalığa karıştığını düşünmeye eğilimlidir. Sosyal bir durumda yaptığı her küçük hataya odaklanan kişi, bunları aşırı derecede abartır.

Basit bir yüz kızarması bile, sosyal fobisi olan bir insan için sanki tüm gözlerin ona odaklanmış kadar acı verici bir şekilde utanç kaynağı olabilir.
Sosyal kaygıya sahip bazı kişilerin, topluluk önünde konuşma veya iş yerindeki bir durumla ilgili olarak patronları ile konuşma gibi belirli korkuları vardır. Diğer zamanlarda, korkular daha genelleşmiş olabilir - özellikle de yabancıları içeren herhangi bir sosyal durum korkusu gibi.

Bazı insanlar utangaçlığı sosyal kaygı ile karıştırırlar.

Bazı ender durumlarda, sosyal kaygı, bir halk tuvaletini kullanmanın, dışarıda yemek yemenin veya başkalarının yanında telefonla konuşma korkusunu içerebilir.

Bazen insanlar ikisini birbirine karıştırsa da sosyal kaygı bozukluğu utangaçlık değildir. Utangaç insanlar başkalarının etrafında huzursuz hissedebilirler, ancak genellikle sosyal fobisi olan biriyle aynı türden aşırı kaygı durumlarını yaşamazlar. Buna ek olarak, sosyal kaygısı olan bir kişi, sosyal durumlardan aşırı kaçınırken, utangaç insanlar ise genellikle böyle bir kaygısı yoktur.
Sosyal kaygısı olan insanlar hiç utangaç bile olmayabilirler. Hatta çoğu zaman insanlarla kolaylıkla anlaşabilirler, ancak topluluk önünde bir koridorda yürüme ya da konuşma yapma gibi belirli durumlar, onlara yoğun bir endişe verebilir.

Sosyal fobi, normal hayatı aksamaya uğratarak kariyer veya sosyal ilişkilere müdahale eder. Örneğin, bir çalışan, sırf topluluk önünde sunum yapamayacağı korkusu ile terfi almayı reddedebilir. Sosyal bir olayın korkusu haftalar öncesinden başlayabilir ve belirtiler oldukça yıpratıcı olabilir.
Sosyal fobisi olan çoğu insan, duygularının son derece yoğun ve akıl dışı olduğunun farkındadırlar. Ancak buna rağmen yine de korkulan durumla karşılaşmadan önce büyük bir korku yaşarlar ve bundan kaçınmak için türlü yolalra başvurabilirler. Korkuları ile yüzleşmeyi başarabilseler dahi, genellikle öncesinde çok kaygılıdırlar ve başından sonuna kadar huzursuz olurlar. Ardından, hoş olmayan duygular, geçmesi gerekirken hala hafızadaki yerini korur; bunun sebebi de başkalarının onlar hakkındaki düşünceleri veya onları nasıl yargılayıp neler gözlemledikleri gibi nedenlerden ötürü endişe duymalarıdır.
 
 
Sosyal Kaygı Bozukluğunun Spesifik Semptomları 

Aşağıdaki semptomların hepsinin olması durumunda sosyal kaygı bozukluğu teşhisi konmaktadır:

  • Kişinin, tanımadığı insanlara maruz kaldığı veya başkaları tarafından muhtemel bir incelemeye tabi tutulduğu bir ya da daha fazla sosyal veya performans durumunun kayda değer ve sürekli bir korkusu. Birey, aşağılayıcı veya utanç verici bir şekilde davranmaktan (ya da endişe belirtileri göstermekten) korkar. Not: Çocuklarda, tanıdık kişilerle yaşa uygun sosyal ilişkiler kapasitesinin kanıtı olmalı ve kaygının yalnızca yetişkinlerle etkileşimlerde değil akran ortamlarında da olması gerekir.
  • DSM-5'e göre, korku sadece sosyal performans durumlarında ortaya çıksa bile tanı konabilir.
  • Korkulan sosyal duruma maruz kalmak hemen hemen her zaman kaygıyı tetikler ve bu da duruma-bağlı veya yatkın olan panik atak halini alabilir. Not: Çocuklarda kaygı durumu, ağlama, öfke krizleri, donup kalma veya tanıdık olmayan insanların olduğu sosyal ortamlardan uzak durma ile ifade edilebilir.
  • Kişi, aşırı veya mantıksız bir korkusu olduğunu kabul eder. Not: Çocuklarda bu özellik mevcut olmayabilir.
  • Korkulan sosyal ya da performans durumlarından kaçınılır yoksa yoğun bir kaygı veya sıkıntı yaşanır.
  • Korkulan sosyal veya performans durumlarından kaçınma, endişe verici beklenti veya sıkıntı, kişinin normal rutin hayatı, mesleki (akademik) işlevselliği veya sosyal aktiviteleri ve ilişkileri ile önemli ölçüde etkileşime girer; fobi oluşması yönünde belirgin bir sıkıntı yaratır.
  • 18 yaşın altındaki bireylerde süreç en az 6 aydır.
  • Korku veya kaçınma, bir maddenin (Örn. ilacın kötüye kullanımı) veya genel bir tıbbi durumun doğrudan fizyolojik etkilerinden kaynaklanmadığı gibi başka bir akıl hastalığı tarafından da kaynaklanmaz. 
  • Eğer genel bir sağlık sorunu veya başka bir ruhsal bozukluk varsa, ilk kriterlerdeki korku ile bağlantılı değildir. Örneğin, kekelemek, Parkinson hastalığındaki titreme ya da anoreksiya nervoza veya bulimiya nervozadaki anormal yeme davranışı korku belirtileri değildir.
 
Sosyal Anksiyete (Kaygı) Bozukluğu Tedavisi

Sosyal Kaygı Bozukluğu (eskiden sosyal fobi olarak da bilinirdi) genellikle psikoterapi veya belirli psikiyatrik ilaçlarla tedavi edilir. Sosyal fobi, mahcubiyet durumunun meydana gelebileceği sosyal veya performans ortamlarına (topluluk önünde konuşma gibi) karşı sürekli korkuyla nitelendirilir. Sosyal kaygının altında yatan temel korku, başkaları tarafından olumsuz değerlendirme korkusudur.

Her ne kadar psikoterapi ve ilaçların sosyal anksiyete bozukluğunun tedavisinde etkili olduğu gösterilse de tedaviye yönelik karma bir yaklaşım -ikisini de aynı anda kullanarak- zamanında ve faydalı bir tedavi yaklaşımı olabilir.

Bazı kişiler, kendi kendine yetme tekniklerini ile birtakım sosyal kaygı belirtilerinden kurtulurken, tanı konmuş bir sosyal fobi bozukluğu olan çoğu kişinin, bunun üstesinden gelmek için profesyonel tedaviye ihtiyacı olacaktır.

 
Sosyal Kaygı için Psikoterapi

Psikoterapi, sosyal anksiyete bozukluğu için çok etkili bir tedavi yöntemidir. Özellikle, -maruz bırakma terapisi, maruz kalmaksızın bilişsel yapılandırma, maruz bırakma terapisi ve bilişsel yapılandırma ile sosyal beceri eğitimi gibi teknikleri içeren- bilişsel davranışçı tedaviler, sosyal kaygıyı zaman kısıtlı bir şekilde tedavi etmede oldukça etkili gibi görünmektedir. Bilişsel davranışçı terapinin çoğunluğu (CBT) 16 seansta (genellikle haftada bir seans) uygulanabilir. Tedavinin sonunda, kişinin anksiyete belirtileri büyük ölçüde azalır ve hatta bazı durumlarda ortadan kaybolur. Sosyal anksiyete için CBT, ister bireysel isterse de grup-biçiminde olsun, eşit derecede etkili özelliktedir.
 
CBT’ye ek olarak, diğer psikolojik tedavilerin de sosyal kaygı tedavisinde etkili olduğu bulunmuştur. Bunlar arasında: bilişsel terapi (CBT'nin bir bileşeni), sosyal beceri eğitimi, gevşeme egzersizleri, maruz bırakma terapisi / davranış terapisi ve daha az uygulamalı psikoterapi türleri yer almaktadır. Grup temelli CBT'nin de etkili olduğu görülmüştür; çünkü grup bileşeni, kamuya yönelik veya genelleşmiş toplumsal kaygının temel kaygılarını doğrudan hedef alabilmektedir.
 
Maruz bırakma terapisi genellikle sosyal kaygı bozukluğunun psikoterapi tedavisinin asli unsurudur. Bireysel ya da grup bazında uygulanan maruz bırakma terapisi, korkularının arkasında yatan mantık dışı temeli (bilişsel yeniden yapılanma) anlamayı öğrenen bir kişiyi kapsar. Anı yaşarken pratik yapmak için basit rahatlama becerilerini öğrenen bu kişi, yavaş yavaş kaygıya neden olan duruma “maruz bırakılır.”
Maruz bırakmanın bir biçimi de endişe verici bir senaryoyu hayal etmeyi içerir ve bu yöntem, psikoterapi ofisinin güvenliğinde terapistin gözlemi eşliğinde gerçekleşir.

Hastanın güveni arttıkça, terapi seansında öğrendiği becerileri dış dünyadaki olaylara ve ortamlara uygulamaya başlar. “In – vivo aşamalı maruz bırakma” olarak adlandırılan bu terapi, ev ödevi olarak da verilebilir. Başka bir senaryoda ise terapist, hastalarına dışarıda toplum içinde eşlik edebilir. Bu, terapötik güven oluşturmak ve hastanın özgüvenini geliştirmede oldukça etkili olabilir. In-vivo alıştırmaları, bir hastayı giderek korkulan durumlara kademeli olarak maruz bırakmayı amaçlamaktadır. Bu sayede bireye, objektif bir örnek olarak, korkulu sonuçların ya “çok da kötü olmadığını”, ya da akıllarında olamayacak kadar beklenilenden daha az muhtemel olduğu gösterilir.
 
Bir örnek olarak, sosyal kaygı fobisi olan bir kişi, topluluğa veya ilgi duyduğu bir kişiye konuşma yaparken, kendisinin kekeleyip saçmalayacağını ve aptalca bir şey söyleyerek tamamen aşağılanmış ve reddedileceğini düşünebilir. Bu nedenle, bu kişi arkadaşlık kurmaktan, flört etmeden ya da yeni iş görüşmeleri yapmaktan kaçınmaktadır. Seans esnasında, terapist bu hastayla birlikte bir markete girip kasıtlı olarak bir soru sormasını sağlayabilir (örneğin, neden mavi damarlı peynirin neden küflü olduğunu sormak gibi). Alternatif olarak, grup terapisinde ise terapist, hastanın, “güncel bir konu” ya da az bildikleri bir konuyla ilgili olarak, diğer grup üyelerinin önünde haftalık olarak kısa bir konuşma yapmasını isteyebilir. Bu durumların herhangi birinde, birey böyle bir eylemin sonuçları hakkında önyargılı varsayımlarını çürütmek için kasıtlı olarak kendilerini utandırmışlardır.
 
Bilişsel işlem, terapistin ve hastanın, hastanın maruz kalma rutininin başından sonuna kadar ne kadar endişe duyduğunu tartışmasının yanı sıra orijinal tehdit tahminlerine meydan okumak için bir ana fikir olarak hastaya ne öğrendiklerini sormaktan sonra gelebilir (Örn. “evet, bunu yapmak garipti, ama mavi peynir hakkında sorunca kadın bana kızıp bağırmadı… Eminim ki insanlar zaten her zaman garip şeyler soruyorlardır”). Kademeli olarak, tekrarlanan maruz bırakmalarla, hasta, sosyal kaygı nedeniyle uzak durduğu hedeflere veya görevlere ulaşma heyecanı ile bu amaç doğrultusunda çalışacaktır.
 
Psikoterapi tedavilerinin, özellikle de maruz bırakma temelli olanların, sosyal kaygı bozukluğunun tedavisinde son derece etkili olduğu gösterilmiştir (Acarturk et al., 2009; Powers et al., 2008). Sosyal kaygı bozukluğunu tedavi etme konusunda tecrübe sahibi olan bir terapist ile psikoterapi tedavisini deneyen çoğu insan semptomlarının hafiflediğini görecektir.
 
 
Sosyal Kaygı İlaçları

Sosyal kaygıyı tedavi etmek için kullanılan başlıca ilaç türü, seçici serotonin geri alım engelleyicileri (SSRI) olarak adlandırılır. Bu türden ilaçlar öncelikli olarak depresyonu tedavi etmek için geliştirildiğinden sıklıkla antidepresanlar olarak tabir edilir. Ancak o zamandan itibaren, birçok farklı bozukluk türünün tedavisinde etkili oldukları bulunmuştur. Yaygın SSRI'lar Paxil (paroksetin), Zoloft (sertralin), Prozak (fluoksetin) ve Luvox (fluvoksamin) içerir.

Efexor (venlafaksin) adı verilen başka bir antidepresan türü de sosyal fobi belirtilerine yardımcı olmak için doktor tarafından yazılabilir.
Bu tür ilaçlar genellikle tam terapötik etkilerini 6 ila 8 hafta içinde hissetirmeye başlar. Bu süre boyunca bekleyip de sadece birazcık rahatlama hissetmek sinir bozucu olsa da her zaman tüm ilaçları doktorunuzun reçetede belirttiği şekilde almaya özen göstermelisiniz. Rahatsız edici yan etkilerle karşılaşırsanız hemen doktorunuza danışın.
 
Bu bozukluğun tedavisi için bir başka antidepresan ilaç yazmayı gerektirecek oldukça az özel neden vardır. Doktorunuz reçetenizi yazarken bunu, kendi tecrübelerine dayanarak veya deneyimleyen çoğu insanın tipik yan etkilerine dayanarak ilacınızı seçer. İlk ilacı aldıktan sonra 6 ila 8 hafta içinde belli bir rahatlama etkisi yaşamıyorsanız, doktorunuzla konuşun. Duruma göre, ilacın dozunu arttırmaya veya farklı bir ilaç kullanmaya karar verebilir.
 
 
Diğer İlaçlar

SSRI'lara ek olarak, sosyal kaygı bozukluğunun tedavisinde bazen diğer ilaç türleri reçete edilmektedir.

Benzodiazepinler olarak adlandırılan anti-anksiyete ilaçları, aşırı alışkanlık yaratarak yatıştırıcı etkiye sebep olduklarından sosyal kaygı bozukluğu için nadiren verilmektedir. Ancak, kısa vadede hızlı etki gösterdikleri için, belirli durumlarda kullanımları söz konusu olabilir - örneğin, kaçınılamayacak ve beklenmedik bir topluluk konuşması gibi.

Sosyal anksiyeteyi azaltmak için beta blokerleri olarak adlandırılan bir ilaç türü de kullanılabilir. Beta blokerleri, endişeli olduğunuzda ortaya çıkan epinefrin akışını (daha yaygın olarak adrenalin olarak bilinir) bloke ederek fonksiyon gösterir. Bu, en azından kısa bir süreliğine sosyal kaygıya eşlik eden fiziksel belirtileri kontrol altına almaya ve engellemeye yardımcı olabileceği anlamına gelmektedir. Başlıca kullanım alanları, örneğin, bir konuşma yapmanızın istendiği, kısa vadeli durumlar içindir. Ancak, benzodiazepinler gibi, beta blokerleri de genellikle sosyal kaygının tedavisi için önerilmemekte ve nadiren reçete edilmektedir.
 
Sosyal Kaygıyla Baş Etmede Kendi Kendine Yetme Teknikleri

Sosyal kaygı belirtilerinin kontrol edilmesine yardımcı olmak için bir dizi kendi kendine yetme tekniği denenmiştir. Bilişsel davranışçı terapiden (BDT) alınan bu teknikler, resmi psikoterapinin dışında da kullanılabilmektedir.
 

Derin solunum alıştırmaları yapın.

Çoğunlukla kaygının fiziksel semptomlarını psikolojik belirtilerinden daha kolay tespit ederiz - bu yüzden değiştirmesi genellikle en kolay olanıdır. Bu belirgin fiziksel semptomlardan biri de nefes almaktır. Endişeli olduğumuzda normal bir şekilde nefes alıp vermediğimiz için nefes darlığı çekeriz.

Evde pratik yapabileceğiniz basit bir solunum egzersizi, bu nefes darlığı hissini hafifletmeye yardımcı olabilir.
Rahat bir sandalyede, arkanıza yaslanın, ancak omuzlarınız rahat olsun. Bir elinizi karnınıza ve diğer elinize göğsünüze koyun, böylece egzersizi yaparken nasıl nefes aldığınızı hissedebilirsiniz.
 
  • Ağzınızı kapatın ve 10'a kadar sayarak yavaşça ve derin bir şekilde burnunuzdan nefes alın. Bu egzersizi ilk denediğinizde 10'a kadar gelemeyebilirsiniz, bu yüzden başlangıç olarak 5 gibi daha küçük bir sayı ile başlayabilirsiniz.
  • Siz sayıp nefes alırken vücudunuzda algıladığınız hislere dikkat edin. Göğsünüzdeki eliniz hareket etmemelidir, ancak karnınızdaki elinizin yükseldiğini fark etmelisiniz.
  • 10’a (veya 5’e) ulaştığınızda, nefesinizi 1 saniye boyunca tutun.
  • Ardından, 10 (ya da yeni başlıyorsanız 5) saniye kadar sayıp ağzınızdan yavaşça nefes verin. Ağzından dışarı çıkan havayı ve karnınızdaki elinizin hareket ettiğini hissedin.
  • Egzersizi yapmaya devam edin; burnunuzdan nefes alın ve ağzınızdan verin. Yavaş ve sabit bir solunum düzenini korumaya odaklanın. Üst üste en az 10 kez pratik yapın.

    Bunu ne kadar çok yaparsanız, -bir zamanlar kontrol edilemez olduğunu düşündüğünüz- nefesinizi kendi başınıza kontrol etmeyi o kadar iyi öğrenirsiniz.
 

Küçük adımlar ile ilerleyin.

Bir tedavi için adım adım ilerlemek çok önemlidir, ancak kendi kendine yetme egzersizleri için de faydalı olabilirler. Sonuçta, bir gecede bu hale gelmediniz ve bu durumu değiştirmek de öyle olmayacaktır.

Sosyal kaygı bozukluğu için, gevşeme egzersizlerini (yukarıdaki derin nefes egzersizi gibi) öğrenmek ve bunları her durumda kolayca yapabilip alışkanlık olana kadar kadar uygulamak yararlıdır.

İnsanlar “maruz bırakma terapisi” fikrinden korkarlar, bu yüzden bunun ne gibi bir anlam ifade etmediğini anlamak önemlidir. Sizi, hemen birden en korktuğunuz sosyal durumla, yardım ya da yanınızdaki tecrübeli birinin teknikleri olmadan bir başınıza bırakmak demek değildir. Ayrıca en büyük korkularınızla yüzleşip onların üstesinden gelmek zorunda olduğunuz anlamına da gelmez.

Maruz bırakma terapisi, normal olarak kaygıyı tetikleyen sosyal durumlara yavaş yavaş kademeli olarak maruz kalmayı ifade eder. Fakat bu durumlara maruz kalmanız, ortaya çıkan kaygı ile başa çıkmanıza yardımcı olan, rahatlama ve baş etme tekniklerini öğrenmenize de oldukça bağlıdır.
 
Bunu, bir arkadaşınızın yardımıyla, kendi başınıza daha küçük bir formda deneyebilirsiniz. Örneğin, bir akşam yemeğinin gerektirdiği sosyal koşullardan korkuyorsanız, öncelikle daha küçük ve daha güvenilir bir arkadaş grubuyla çıkmayı deneyin. Gece boyunca hissettiklerinizi ve kaygı duygusunu hangi zamanlarda hissettiğinizi anlamaya çalışın. Öncesinde ne olmuştu? Ufak da olsa hissettiğiniz bu kaygı duygusunun daha büyük bir olaya dönüşmesini nasıl engellediniz?
 

Öz-konuşma ve iç sesinizi dinleyin.

Kendimize çoğu zaman aklımızdaki şeylerin doğru olup olmadığını söyleriz. Psikologlar bu tür bir durumu “öz-konuşma” olarak ifade ederken diğerleri ise iç ses tabirini kullanmaktadır. Öz-konuşmanın bir kısmı olumludur ve benlik saygımızı güçlendirmeye yardımcı olabilir. Ancak bazı zamanlarda, öz-konuşmanın mutluluğumuza negatif ve yıkıcı bir etkisi de olabilir.

İkinci, yani öz-konuşmanın negatif etkisini, psikologlar “bilişsel çarpıtma” olarak adlandırırlar - düşüncelerimizin çarpık ve akıl dışı olduğunu ifade eder. Hepimiz gün boyunca birçok kez bu otomatik düşünceler veya bilişsel çarpıtmaları yaşarız. Kendimiz ve diğer insanların düşünceleri, duyguları ve davranışları hakkında genellikle doğru olmayan varsayımlarda bulunmamıza neden olurlar.
 
En yaygın 15 bilişsel çarpıtmayı gözden geçirebilir ve daha sonra bilişsel çarpıtmaların nasıl düzeltileceğini buradan öğrenebilirsiniz.
Önemli olan, otomatik düşünceleri ortaya çıkar çıkmaz tanımlayıp çözüme kavuşturmaktır, böylelikle daha sonra onların sizi alt etmesini engellemiş olursunuz.
 
Psikoterapi, ilaçlar ve kendi kendine yetme tekniklerinin bir kombinasyonu ile tedavi edilebilecek olan sosyal kaygı bozukluğu, oldukça yaygın bir sorundur. Ancak, her tedavi için ilk adım, sorunu kabul etmek ve daha sonra, psikolog gibi eğitimli bir ruh sağlığı uzmanından yardım istemektir.
 
 
AçıkMavi Psikoloji Ekibi

Avrupa Yakası : UBM Plaza,19 Mayıs Mah. 19 Mayıs Cd. No.37 Kat.3 Fulya - Şişli / İSTANBUL
Anadolu Yakası : İçerenköy Mah. Değirmen Yolu Cd. Yüksel Üçüncü İş Merkezi K:4 D: 9 Bostancı- Ataşehir / İstanbul


AçıkMavi Ps. ve Çözüm Merkezi Ltd. Şti. © 2016. Tüm hakları saklıdır.

*/ ?>